Mer’aba…

Bir Dene…

Küçücük velettim
Sigaraya yeni başlamış bir körpe
Bol küfürlü, çok terli, derbeder bir bücürdüm

Babasının samsun cigarasında dumanı tatmış
Buğulu dünyaların temellerini ilk orada atmıştım
Saf tütünün ağırlığında tanıdım ilk onu,

İki lisanı kibarca konuşur, Türkçe de iyi küfür ederdim
Yabancılara gülümser, arkadaşlarıma vururdum,
Okulu asar, sınavlarda kopya heyecanına kapılırdım

Tek bağırışta ağlayacak kadar hassas,
Sinirime hakim olmayacak kadar çocuktum,
Bir de o vardı bir yandan kendini bana gösteren,

Serpilmeyi bekleyen bir sperm bombasıydım, her velet gibi
Kendi tepesini arayan bir kartaldım işte her küçük erkek gibi,
Annesini bekleyen dul bir kocaydım 13 yaşında,

Ve o vardı bunlara zemin olan, yavaşça netleşen,
Veletliğin bulanık gözlerine daha görünmeyen,
Tütün kokan, terli bir velettim, bilemezdim, göremezdim

Sırada düzgün oturamaz, yatakta sabit yatamazdım,
Peder beyi öfkelendiren, Valide hanımı üzen,
ucu kayıp yün topağı gibiydim, herkesin ucunu aradığı

Ucumu onlar bulamadan, o beni bulacakmış, bilemezdim,
Örülemeyen bir yün topağı, gözleri bulanık bir delikanlıydım 
Sonunda beni buldu ben ucuma ulaşamadan,

Bir kedi bulmuştu bir yün topağı,
Havalara fırlattı, sol patisiyle attı, diğerliyle yakaladı,
Sivri dişleriyle dişledi, uzun tırnaklarıyla yırttı, çekti,

Tatmin olana, yorulana kadar,
Karnı acıkana kadar oynardı sanki,
Uykusu gelinceye kadar hırpalardı,

Ve sonunda ucunuzu bulur, çıkarırdı,
Yırtar, döver, biraz üzer, ama verirdi ucunuzu elinize,
Bir de yüzünüze masummuş gibi bakar, miyav derdi hayat.

Miyav…
Kafasını okşamanızı bekler, bütün yaptıklarından sonra
Bir de teşekkür isterdi, umarsızca

Miyav derdi hayat, miyav, 
Hadi yeniden oynayalım; 
Kaçır ipinin ucunu, ben bulurum derdi,

Miyav…

plasticstress:

BU PARKTA ÇOCUK ÖLDÜRMEK YASAKTIR!
Ne oldu biliyor musun?
Olanlar oldu…
Ben bir ölü çocuğu sırf böyle güzel öldü diye tutup,
ölü ağzından öptüm.
Şimdi sen bayım, onlara benden bahsederken 
Toplamalısın o katil ağzını. 
Gözünde gözü,
Ciğerinde nefesi eksik,
Ama birleştikçe tamlaşan çocuklarla
Koştuk durduk.
İyi olmak istiyorduk,
Özgür olmak istiyorduk.
Bir duraktan ötekine,
Bir parça güneşli gün için,
Bir tatlı dil için,
Ölmekten gocunmadan koştuk durduk.
Senin söküp attığın yüreğimizi
Yakıp yıktığın,
Haykırarak üzerine boşaldığın
Küçük ama işlevsel yüreğimizi
Her defasında, nasıl da inançla yerine taktık durduk.
Analar doğurdukları çocukları
İncecik bir iniltiyle gömdü,
Eşraf duaya katıldı,
Katiller kameraya el salladı,
poz verdi,
 yalan söyledi.
Analar neler doğurdu,
Neler gömdü,
Devlet baba hep yanlış ağızları,
Hep katil ağızları öptü.
Neden böyle oldu?
Kasklı adamlar,
İsimlerini bilmediğiniz,
Numaralarıyla hatırlayıp önce canavarlaştırıp
sonra tam üzerimize
Alnımızın, kalbimizin, vicdanımızın ortasına saldığınız,
İşte onlar, hepsi
Hepimizin kanının tadını biliyorlar.
Şimdi bayım,
Dev ekranlara,
Öldürmeyi onurlandıranlara,
Benim gibi olmayanlara,
Benim gibi olma şansı olmayanlara,
Cahillikle beslediğin zavallı dimağlara
Yani onlara,
Onlara benden bahsederken,
Elindeki kanı,
Kirli vicdanını,
Kanlı ağzını temizle.
Git kendin gibilere benden selam söyle,
De ki;
Bütün gezegenlerin, darağacı olacak şu uzay boşluğu.
Tarafsız bölgede sizi, silahsız bekliyorum.
Her akşam iş çıkışı canınıza can katacağım.
Ve yemin ederim, asla sizin gibi olmayacağım.
                                                                       Melda Köser /15.06.2013

plasticstress:

BU PARKTA ÇOCUK ÖLDÜRMEK YASAKTIR!

Ne oldu biliyor musun?

Olanlar oldu…

Ben bir ölü çocuğu sırf böyle güzel öldü diye tutup,

ölü ağzından öptüm.

Şimdi sen bayım, onlara benden bahsederken

Toplamalısın o katil ağzını.

Gözünde gözü,

Ciğerinde nefesi eksik,

Ama birleştikçe tamlaşan çocuklarla

Koştuk durduk.

İyi olmak istiyorduk,

Özgür olmak istiyorduk.

Bir duraktan ötekine,

Bir parça güneşli gün için,

Bir tatlı dil için,

Ölmekten gocunmadan koştuk durduk.

Senin söküp attığın yüreğimizi

Yakıp yıktığın,

Haykırarak üzerine boşaldığın

Küçük ama işlevsel yüreğimizi

Her defasında, nasıl da inançla yerine taktık durduk.

Analar doğurdukları çocukları

İncecik bir iniltiyle gömdü,

Eşraf duaya katıldı,

Katiller kameraya el salladı,

poz verdi,

 yalan söyledi.

Analar neler doğurdu,

Neler gömdü,

Devlet baba hep yanlış ağızları,

Hep katil ağızları öptü.

Neden böyle oldu?

Kasklı adamlar,

İsimlerini bilmediğiniz,

Numaralarıyla hatırlayıp önce canavarlaştırıp

sonra tam üzerimize

Alnımızın, kalbimizin, vicdanımızın ortasına saldığınız,

İşte onlar, hepsi

Hepimizin kanının tadını biliyorlar.

Şimdi bayım,

Dev ekranlara,

Öldürmeyi onurlandıranlara,

Benim gibi olmayanlara,

Benim gibi olma şansı olmayanlara,

Cahillikle beslediğin zavallı dimağlara

Yani onlara,

Onlara benden bahsederken,

Elindeki kanı,

Kirli vicdanını,

Kanlı ağzını temizle.

Git kendin gibilere benden selam söyle,

De ki;

Bütün gezegenlerin, darağacı olacak şu uzay boşluğu.

Tarafsız bölgede sizi, silahsız bekliyorum.

Her akşam iş çıkışı canınıza can katacağım.

Ve yemin ederim, asla sizin gibi olmayacağım.

                                                                       Melda Köser /15.06.2013

Yol, tek yön… En güzel kıyafetlerini giy ve gülümse. Sonuç her ne olursa olsun, bil ki, hangi kıyafeti giymiş olursan ol; yol, zaten hep aynı yöne gidiyordu.

Fakat, sen, bir istisna yaratabilirsin… İçtenlikle gülümseyebilir ve en güzel kıyafetlerini giyebilirsin.

İnan bana, bazı insanlar o kadar içten gülümser ki; onları kurtarmak istersin.

Ve düşen balık, tek birşey düşünür; “Uçmak ne kadar güzelmiş”

[Konuşasım geldi…]
Simplicity on Dropbox.
 Sorun, ölmek değil. Ölürken, yaşamayı özleyecek kadar beceriksizce yaşamış olmak. Bedeli her ne olursa olsun… Hayatta kalmanın da ötesinde; yaşamalı insan. Bedeli her ne olursa olsun; bir “kişi” olarak uyanmalı her sabah… Hem de hiç şüphe duymadan, kim olduğundan.

Simplicity on Dropbox.


Sorun, ölmek değil. Ölürken, yaşamayı özleyecek kadar beceriksizce yaşamış olmak.

Bedeli her ne olursa olsun… Hayatta kalmanın da ötesinde; yaşamalı insan.

Bedeli her ne olursa olsun; bir “kişi” olarak uyanmalı her sabah… Hem de hiç şüphe duymadan, kim olduğundan.

Sen, şimdi, bildiğin herşeyi unut.

Bu dünyaya kaç defa daha doğarım emin değilim fakat hiçbirinde sana tekrar rastlamayabilirim. Kalk, gidiyoruz. 

En yırtık gömleğini giy, sıvışıyoruz.

Tut elimi, seni kaçırıyorum. Evet, bildiğin, düpedüz, eni konu, tepeden tırnağa kaçırıyorum seni.

Öyle güzel kaçırırım ki sen’i… Seni kendinden bile kaçırırım, hüzünlerin dahi bulamaz.

Ver elini, gidiyoruz.

Nereye mi?!

Yahu canım, dünya yuvarlak; zemin yamuk. Biz de düşmemek için ters yönde yamulacağız seninle. Dünyanın dönüşünün tersine tersine, eğrisine zıt gideceğiz, olmadık yerlerde bulacağız kendimizi.

Kalk, gidiyoruz.

Ne?! “Aşk” mı? 

Ne aşkı be yavrum?! Aşık olmak değil mesele; aşık olduğun kişiyi sevebilmekte herşey.

Herşeye aşıktır insan. Bir yazarın cümlelerine; sokaktaki kediye ya da bir şarkıcının sesine…

En yalnız anında gelen bir dosta da aşık olursun. Sevemeyebilirsin; yalnız değilsen özlemezsin o’nu tekrar; o an lazımdır ve aşık olursun o an.

Her an, yeniden aşık olur herşeye insan, unutur ardından eğer sevmediyse aşıkken. Hayatın kendisi, her an yeniden aşık olmaktır zaten.

Fakat sevmek farklıdır, zaman ister. O, daha mühimdir.

Aşk çarpar da; sevgi değiştirir. Sevgi, özletir.

Seveceksin. Sigara içişimi mesela. Beni bir gün öldüreceğini bilmene rağmen, bir tane daha yakar mıyım acaba diye bekleyeceksin, tatlı-ekşi bir hisle. Kuru fasulye yerken seyredecek; hapşururken göreceksin… 

Sahi, aşk değil canım bize acilen gereken; sen benim kuru fasulye yeyişimi sevebilecek misin?

Sen beni kalabalıklar içindeyken de özleyebilecek misin?

Çok konuştuk, yolda devam ederiz… 

Ver elini, gidiyoruz.

Senin delirmelerini, hüzünlerini yanımda beslerim ben küçük hanım. Evimde değil; yanımda severim.

Bir evim yok aslına bakarsan, bu şehir şehir dolanmalarım değil kastım; benim döneceğim bir yerdir demem. O yok bende. Yanımda gezdiririm; cebimde barındarabilirim sadece.

Hatta, mahkeme celplerim dahi güvercinlere teslim edilir benim; postaya değil. 

Eğitimsizdir benim güvercinlerim. Eğitimlileri bulamaz beni; deli güvercinler bilir sadece nerede bulunabileceğimi.

Mutlu değil; hüzünlüdür güvercinlerim. Sevmem mutlu güvercinleri.

Ah, efendim, mutluluk uyuşturur da; hüzün sorgulatır yaşamı. Mutlu insanların anlatacak bir şeyi yoktur ki, nelerini seveyim?! Hatta ne anlatması?! Heyhat! Onların anlayacak şeyleri de yoktur ki…

Şimdi, küçük hanım, sen; bana evlatlık versene hüzünlerini, delirmelerini. Söz. Senin kadar iyi bakıp, besleyeceğim onları.

Aman! Dökme getirirken. Mutsuzluğum azalır.

Ben, cebimde senin his’lerin; ben senin cebinde… İç içe; pandoranın kutusunu gezdirirsin o ülke senin; bu ülke benim.

Arada bir kıkırdarsın, masada arkadaşların, neye güldüğünü anlayamaz sorarlar sana, "N’oluyo?!"

"Yok bi’şey, bacağıma kedi sürtündü" dersin…

Yok bi’şey. Kedidir, kedi.

Anlayış ve gündelik doğrulara uyum; eylemin ve ilerlemenin sonudur. Yeni gelenleri önemli yapan da budur. Uyumsuzlukları…

En nihayetinde, bugünü berbat eden her ne varsa; sebebi, bir önceki yenilerin reddedilmiş olmasıdır.

Aç Bir Tek’lik

Sessizce, yarı çıplak uyandım dün sabah, gürültülü bir gecenin ardından. Yatağımın sol tarafına baktım, yastıkta bir çökelti ama kimsecikler yok ortalarda. Şöyle bir iç geçirerek kalktım yerimden. Bu sabah ta tek uyandım diye mi hayıflanıyordum bilmiyorum ama çabucak geçti, yapacak bir şey bulunca; dişlerimi fırçalayacaktım.

Bir iki adım sonra tuvaletteydim.

Sabahları yüzümü pek yıkamam, kendimi beğendirmek durumunda olduğum bir dişi yoksa eğer etrafımda. Anlaşılan dün geceki, ben uyanmadan önce uyanıp gitmişti. Çalışıyordu, tam hatırlamıyorum ama sabah 9 akşam 6 birşeyler yapıyordu. Tanıştığımız sırada mekandaki gürültüde tam duyamamıştım fakat önemi de yoktu. Ne söylediğiyle ilgilenmeyeceğim kadar gürültülüydü nihayetinde. Hem, vücut dili uluslararasıdır ve ne kastettiğinizi açıkça anlatır. Ne iş yaptığınız dışındaki her şeyi açıkça anlatır. Şu an ortalarda yoktu; o zaman çalışıyordu. Eh… Yüzümü yıkamaya pek gerek yoktu.

Dişlerimi fırçaladım. Ağzımı çalkaladıktan sonra aynadaki adama şöyle bir baktım. Parmak uçlarımda yükselerek biraz, aynada karnıma baktım. Göğsüme ve boynumun iki tarafına. Sırtımı döndüm, baktım. Yara bere yoktu bedenimde… Kavga filan etmemiştim anlaşılan. Demek ki seks yapmıştım.

Eğer yastıklarınızdan birinde size ait olmayan bir çökelti daha varsa ya seks yapmışsınızdır ya da biriyle dövüşmüşsünüzdür. İkisi de aynı şey aslında… İnsanların seks yaparken çıkardıkları sesler, canları yandığında çıkardıklarına çok benzer, bu durumda hangisi olduğunun pek te bir önemi yoktur. Sonuç aynı, ikiniz de boşalmışsınızdır ve o çarşaflar bir an önce değişmelidir. 

Dövüşürken bağırıyorsa ama herhangi bir ses çıkarmadan sevişiyorsa adam; ya yaptığının ciddiyetini kavramamıştır ya da hayatı boyunca hiç sevişmemiştir. Hıçkırmadan ağlayan dürüst değildir yaşlarında; ve inlemeyen yalan söylüyordur sevişlerinde. Fakat sonuç hep aynıdır, çarşaflar değişmelidir.

Yatak odama geri dönüp çarşaflarımı değiştirmeye koyuldum. Yatağımın sağ yanına bakan duvardaki aynada görünen adam da aynı şeyi yapıyordu tahminimce. İkimiz de birbirimize sırtımızı dönmüş yataklarımızın çarşaflarını yeniliyorduk. Dönüp baktım aynaya… Aynadaki adam da bana baktı sinsice. Sonra önümüze dönüp işimize devam ettik.

Tam işimi bitirmiş kahvaltıyı düşünüyordum ki telefonum çaldı. Cevap vermedim. İstikrarlı olmak lazımdır ve telefonda vücut dilimi kullanamayacağıma göre, ikimize de bir iyilik yaparak telefonu cevaplamadım.

Giyinip evden çıktım, kahvaltı edecek bir yer aramaya… Aynadaki adam nereye gitti bilmiyorum. Bakmadım, sadece karnımı doyurmak istiyordum, açtım.

Kalabalıktan kaçtığımız doğrudur fakat kimsenin bize, yalnızlığın da bu kadar kalabalık olduğunu söylememiş olması, büyük canilik.

Kuyruksuz Kediler

Vur beline gerçeklerin; posta koy budala nezakete ve kıs gözlerini; üzerine yıkılan gerçeklere

Hayatım boyunca, kirli paslı, güzel olamayacak kadar gerçek şeylere karşı bir zaafım oldu.

En sevdiğim hikayeleri ya Edgar Allen Poe ya da Philip K. Dick yazdı. En beğendim ses rengi, yıtrık pırtık, hasarlı olanlardı. Hasar, benim için bir kişilik belirteciydi.

Pek tabii, herkes temiz doğar fakat şahsına özgü deneyimler yaralar.

Doğruları kadar hayatta kalanlar; hataları kadar yaşarlar.

Bir şahsı olan herşeyi sevdim ömrüm boyunca ve gidişatıma bakılırsa, devam da edeceğim sevmeye; kuyruksuz kedileri, yara izlerini, paslı sesleri, huzursuz kişilikleri, umarsız dahileri ve birçoklarını…

Bonnie'nin o mucizevi ses rengini, Serge Gainsbourg'un hastalıklı halini, Cornell'in yırtınmasını ve tabii, kuyruksuz kedileri.

Vur beline gerçeklerin; posta koy budala nezakete ve kıs gözlerini, üzerine yıkılan gerçeklere,

Sağlığınıza… Kuyruksuz kediler.

Savaş açmaktır sevişmek.

Bir kadının vücuduna, davetiyle girmenin; mutlulukla kan akıtmanın bedeninden, tek yöntemidir.

Bir savaştır sevişmek. Yenilmeyi tercih ettiği erkeği seçtiği an’dır kadının.

Hayır, aşk yuvası değil; bir vahşettir sevişmek.

Gülümseyerek ölebileceğin tek yerdir…

Savaş açmaktır sevişmek.

O’nu içinde hissetmek; kanlar içinde gülümsemektir sevişmek.

Kalbinde nasılsa öyledir ve Pluton, hala bir gezegendir. Dünyanın tüm gerçekleri birleşse de, bir “hayal”den güçlü değildir.

[Konuşasım geldi…]