Yol, tek yön… En güzel kıyafetlerini giy ve gülümse. Sonuç her ne olursa olsun, bil ki, hangi kıyafeti giymiş olursan ol; yol, zaten hep aynı yöne gidiyordu.
Fakat, sen, bir istisna yaratabilirsin… İçtenlikle gülümseyebilir ve en güzel kıyafetlerini giyebilirsin.
İnan bana, bazı insanlar o kadar içten gülümser ki; onları kurtarmak istersin.
Ve düşen balık, tek birşey düşünür; “Uçmak ne kadar güzelmiş”
Simplicity on Dropbox.
Sorun, ölmek değil. Ölürken, yaşamayı özleyecek kadar beceriksizce yaşamış olmak.
Bedeli her ne olursa olsun… Hayatta kalmanın da ötesinde; yaşamalı insan.
Bedeli her ne olursa olsun; bir “kişi” olarak uyanmalı her sabah… Hem de hiç şüphe duymadan, kim olduğundan.
Sen, şimdi, bildiğin herşeyi unut.
Bu dünyaya kaç defa daha doğarım emin değilim fakat hiçbirinde sana tekrar rastlamayabilirim. Kalk, gidiyoruz.
En yırtık gömleğini giy, sıvışıyoruz.
Tut elimi, seni kaçırıyorum. Evet, bildiğin, düpedüz, eni konu, tepeden tırnağa kaçırıyorum seni.
Öyle güzel kaçırırım ki sen’i… Seni kendinden bile kaçırırım, hüzünlerin dahi bulamaz.
Ver elini, gidiyoruz.
Nereye mi?!
Yahu canım, dünya yuvarlak; zemin yamuk. Biz de düşmemek için ters yönde yamulacağız seninle. Dünyanın dönüşünün tersine tersine, eğrisine zıt gideceğiz, olmadık yerlerde bulacağız kendimizi.
Kalk, gidiyoruz.
Ne?! “Aşk” mı?
Ne aşkı be yavrum?! Aşık olmak değil mesele; aşık olduğun kişiyi sevebilmekte herşey.
Herşeye aşıktır insan. Bir yazarın cümlelerine; sokaktaki kediye ya da bir şarkıcının sesine…
En yalnız anında gelen bir dosta da aşık olursun. Sevemeyebilirsin; yalnız değilsen özlemezsin o’nu tekrar; o an lazımdır ve aşık olursun o an.
Her an, yeniden aşık olur herşeye insan, unutur ardından eğer sevmediyse aşıkken. Hayatın kendisi, her an yeniden aşık olmaktır zaten.
Fakat sevmek farklıdır, zaman ister. O, daha mühimdir.
Aşk çarpar da; sevgi değiştirir. Sevgi, özletir.
Seveceksin. Sigara içişimi mesela. Beni bir gün öldüreceğini bilmene rağmen, bir tane daha yakar mıyım acaba diye bekleyeceksin, tatlı-ekşi bir hisle. Kuru fasulye yerken seyredecek; hapşururken göreceksin…
Sahi, aşk değil canım bize acilen gereken; sen benim kuru fasulye yeyişimi sevebilecek misin?
Sen beni kalabalıklar içindeyken de özleyebilecek misin?
Çok konuştuk, yolda devam ederiz…
Ver elini, gidiyoruz.
Senin delirmelerini, hüzünlerini yanımda beslerim ben küçük hanım. Evimde değil; yanımda severim.
Bir evim yok aslına bakarsan, bu şehir şehir dolanmalarım değil kastım; benim döneceğim bir yerdir demem. O yok bende. Yanımda gezdiririm; cebimde barındarabilirim sadece.
Hatta, mahkeme celplerim dahi güvercinlere teslim edilir benim; postaya değil.
Eğitimsizdir benim güvercinlerim. Eğitimlileri bulamaz beni; deli güvercinler bilir sadece nerede bulunabileceğimi.
Mutlu değil; hüzünlüdür güvercinlerim. Sevmem mutlu güvercinleri.
Ah, efendim, mutluluk uyuşturur da; hüzün sorgulatır yaşamı. Mutlu insanların anlatacak bir şeyi yoktur ki, nelerini seveyim?! Hatta ne anlatması?! Heyhat! Onların anlayacak şeyleri de yoktur ki…
Şimdi, küçük hanım, sen; bana evlatlık versene hüzünlerini, delirmelerini. Söz. Senin kadar iyi bakıp, besleyeceğim onları.
Aman! Dökme getirirken. Mutsuzluğum azalır.
Ben, cebimde senin his’lerin; ben senin cebinde… İç içe; pandoranın kutusunu gezdirirsin o ülke senin; bu ülke benim.
Arada bir kıkırdarsın, masada arkadaşların, neye güldüğünü anlayamaz sorarlar sana, “N’oluyo?!”
“Yok bi’şey, bacağıma kedi sürtündü” dersin…
Yok bi’şey. Kedidir, kedi.
Anlayış ve gündelik doğrulara uyum; eylemin ve ilerlemenin sonudur. Yeni gelenleri önemli yapan da budur. Uyumsuzlukları…
En nihayetinde, bugünü berbat eden her ne varsa; sebebi, bir önceki yenilerin reddedilmiş olmasıdır.
Sessizce, yarı çıplak uyandım dün sabah, gürültülü bir gecenin ardından. Yatağımın sol tarafına baktım, yastıkta bir çökelti ama kimsecikler yok ortalarda. Şöyle bir iç geçirerek kalktım yerimden. Bu sabah ta tek uyandım diye mi hayıflanıyordum bilmiyorum ama çabucak geçti, yapacak bir şey bulunca; dişlerimi fırçalayacaktım.
Bir iki adım sonra tuvaletteydim.
Sabahları yüzümü pek yıkamam, kendimi beğendirmek durumunda olduğum bir dişi yoksa eğer etrafımda. Anlaşılan dün geceki, ben uyanmadan önce uyanıp gitmişti. Çalışıyordu, tam hatırlamıyorum ama sabah 9 akşam 6 birşeyler yapıyordu. Tanıştığımız sırada mekandaki gürültüde tam duyamamıştım fakat önemi de yoktu. Ne söylediğiyle ilgilenmeyeceğim kadar gürültülüydü nihayetinde. Hem, vücut dili uluslararasıdır ve ne kastettiğinizi açıkça anlatır. Ne iş yaptığınız dışındaki her şeyi açıkça anlatır. Şu an ortalarda yoktu; o zaman çalışıyordu. Eh… Yüzümü yıkamaya pek gerek yoktu.
Dişlerimi fırçaladım. Ağzımı çalkaladıktan sonra aynadaki adama şöyle bir baktım. Parmak uçlarımda yükselerek biraz, aynada karnıma baktım. Göğsüme ve boynumun iki tarafına. Sırtımı döndüm, baktım. Yara bere yoktu bedenimde… Kavga filan etmemiştim anlaşılan. Demek ki seks yapmıştım.
Eğer yastıklarınızdan birinde size ait olmayan bir çökelti daha varsa ya seks yapmışsınızdır ya da biriyle dövüşmüşsünüzdür. İkisi de aynı şey aslında… İnsanların seks yaparken çıkardıkları sesler, canları yandığında çıkardıklarına çok benzer, bu durumda hangisi olduğunun pek te bir önemi yoktur. Sonuç aynı, ikiniz de boşalmışsınızdır ve o çarşaflar bir an önce değişmelidir.
Dövüşürken bağırıyorsa ama herhangi bir ses çıkarmadan sevişiyorsa adam; ya yaptığının ciddiyetini kavramamıştır ya da hayatı boyunca hiç sevişmemiştir. Hıçkırmadan ağlayan dürüst değildir yaşlarında; ve inlemeyen yalan söylüyordur sevişlerinde. Fakat sonuç hep aynıdır, çarşaflar değişmelidir.
Yatak odama geri dönüp çarşaflarımı değiştirmeye koyuldum. Yatağımın sağ yanına bakan duvardaki aynada görünen adam da aynı şeyi yapıyordu tahminimce. İkimiz de birbirimize sırtımızı dönmüş yataklarımızın çarşaflarını yeniliyorduk. Dönüp baktım aynaya… Aynadaki adam da bana baktı sinsice. Sonra önümüze dönüp işimize devam ettik.
Tam işimi bitirmiş kahvaltıyı düşünüyordum ki telefonum çaldı. Cevap vermedim. İstikrarlı olmak lazımdır ve telefonda vücut dilimi kullanamayacağıma göre, ikimize de bir iyilik yaparak telefonu cevaplamadım.
Giyinip evden çıktım, kahvaltı edecek bir yer aramaya… Aynadaki adam nereye gitti bilmiyorum. Bakmadım, sadece karnımı doyurmak istiyordum, açtım.
Kalabalıktan kaçtığımız doğrudur fakat kimsenin bize, yalnızlığın da bu kadar kalabalık olduğunu söylememiş olması, büyük canilik.
Vur beline gerçeklerin; posta koy budala nezakete ve kıs gözlerini; üzerine yıkılan gerçeklere
Hayatım boyunca, kirli paslı, güzel olamayacak kadar gerçek şeylere karşı bir zaafım oldu.
En sevdiğim hikayeleri ya Edgar Allen Poe ya da Philip K. Dick yazdı. En beğendim ses rengi, yıtrık pırtık, hasarlı olanlardı. Hasar, benim için bir kişilik belirteciydi.
Pek tabii, herkes temiz doğar fakat şahsına özgü deneyimler yaralar.
Doğruları kadar hayatta kalanlar; hataları kadar yaşarlar.
Bir şahsı olan herşeyi sevdim ömrüm boyunca ve gidişatıma bakılırsa, devam da edeceğim sevmeye; kuyruksuz kedileri, yara izlerini, paslı sesleri, huzursuz kişilikleri, umarsız dahileri ve birçoklarını…
Bonnie‘nin o mucizevi ses rengini, Serge Gainsbourg‘un hastalıklı halini, Cornell‘in yırtınmasını ve tabii, kuyruksuz kedileri.
Vur beline gerçeklerin; posta koy budala nezakete ve kıs gözlerini, üzerine yıkılan gerçeklere,
Sağlığınıza… Kuyruksuz kediler.
Savaş açmaktır sevişmek.
Bir kadının vücuduna, davetiyle girmenin; mutlulukla kan akıtmanın bedeninden, tek yöntemidir.
Bir savaştır sevişmek. Yenilmeyi tercih ettiği erkeği seçtiği an’dır kadının.
Hayır, aşk yuvası değil; bir vahşettir sevişmek.
Gülümseyerek ölebileceğin tek yerdir…
Savaş açmaktır sevişmek.
O’nu içinde hissetmek; kanlar içinde gülümsemektir sevişmek.
Kalbinde nasılsa öyledir ve Pluton, hala bir gezegendir. Dünyanın tüm gerçekleri birleşse de, bir “hayal”den güçlü değildir.
[Konuşasım geldi…]
Tekerlekli Köfte by bitlikedi on Flickr.
“Açıklayacak vakit yok. Sus ve poz ver”
Köfteci Mehmet abi…
“Abi” sıfatını oldum olası, duydum duyası sevmedim; el öpmeyi sevmediğim gibi.
Fakat Mehmet abi’ye bir kıyak geçesim de yok değil.
O sabahın köründe fotograf çekmeye çıkarken, aklımda, en az dört rulo bitirmek vardı. Kısa bir yürüyüşten sonra, ilk durağımda karşılaştık…
Ağacın dibine çektiği köfteci kamyonetine yanaştığımda irkilmişti biraz. En samimi gülümsememle yanaşıp, derdimi anlattım. O’ysa bana “Neden çekeceksin ki?” diye şaşkınlıkla sordu.
Bir cevap bulamadım. Ne de olsa, sokak fotografları çekmek te biraz sevmek gibi birşeydi. Sebebi genelde ya yok ya da açıklanamayacak kadar karmaşıktı ve biz güneş ışığını kaçırmak üzereydik.
Açıklayacak vakit yok; sus ve poz ver.
Sonunda ikna etmeyi başardığımda, usul usul sohbete başladı. Ben o sırada o’nu ve çevremizdeki nesneleri kafamda düzenlemekle meşguldüm.
Bir süre önce zabıtalar gelmiş, fotograflarını çekmiş; gidip, bir kaç gün sonra, eline binlerce liralık ceza kağıdı tutuşturmuşlar. Bu sebeple irkilmiş ben ve makinemden.
Daha önce, Fotograf makineli birileri canını yakmış. Ceza kesmiş. Hepimizi aynı sanmış…
“Ben nasıl öderim o cezayı evlat! İki çocuk okutuyorum…” diye devam etti konuşmasına. Sosyal Bilimler okuduğunu, İsviçrede kaçak çalıştığını, sınırdışı edilişini, karısıyla evlenmesini, ve devamını anlatıyordu. Ben onu çekmekle meşguldüm.
Dedim ya, sevmek gibi biraz. O, bir dinleyen bulmakla; ben ihtiyacımı görmekle meşguldüm. İkimiz de geçinip gidiyorduk işte o an…
İşimi tamamladığımda bana bir kahve pişirdi. Konuşmaya devam ederken, şekerinin nasıl olmasını istediğimi sordu. Cevapladım… “Ben de öyle düşünmüştüm zaten” diyerek, fincana boca etti.
Arabasının içine koyup kıçını, bacaklarını dışarı çıkardı. Tabanları toprakta, düşünceye daldı. Elinde, askerliğinden kalma metal kahve kupası, daldı.
Deklanşörü dürttüm. İrkildi, toparlandı. Gözleri arkamda birilerine takıldı. Uzağa bakarken “Poz ver!” diye aniden seslendim, dondu. Hareket dahi etmeden “Nasıl? Oldu mu… Bir daha donayım mı?” diye sorup, gülmeye başladı.
Kahvem bitince vedalaştık.
Bir iki gün sonra, baskısını alıp ona götürdüm. Çok sevdi. Bana köfte kızarttı. 6 TL aldı.
Eline sağlık Mehmet abi.
Sakin olun, herşey yolunda; herkes mutsuz…
Mutluluk hayallerini, mutsuz anlarına erteleyen her insan gibi, hayallerimizin altında kaldık.
Mutluluk uyuşturur fakat acı sorgulatır. Bu sebeple; tüm mutlular, sizden daha iyi durumdaki aptallardır
Doğdumuz an’dan itibaren ölmeye başlıyorken hepimiz…
Her yeni, bir eskinin kalıntılarından inşaa ediliyorken canım, nedir bu kaybetmek korkusu?!
Dal… Var gücün burnundan gelirken; sen yine de dal